Hayırsızada’dan Ege Üniversitesine Faşizmin Saldırıları

Hayvan düşmanı politikalar devletin yeni saldırılarıyla boyutlanıyor. Bu kez hedefte, Ege Üniversitesinde yaşayan, bakımları öğrenciler ve akademisyenler tarafından üstlenilen köpekler var. Üniversite yönetiminin talebi doğrultusunda, polis eşliğinde gerçekleştirilen gece operasyonuyla köpekler yaşam alanlarından zorla koparıldı. Köpeklerin toplanmasına karşı çıkan öğrenciler ise polis saldırısına uğradı. 16 Ekim’i 17 Ekim’e bağlayan gece yaklaşık 200 köpeğin kampüsten kaçırılmasının ardından, 19 Ekim Pazartesi günü Ege Üniversitesi Biyomühendislik Fakültesinin önüne bırakılan zehirli mamalarla kediler öldürüldü.
HAYVAN KATLİAMLARININ ARKASINDA SİSTEMATİK BİR POLİTİKA VAR!
Sokak hayvanlarına yönelik saldırılar münferit olaylardan ibaret değildir. Hayvanları Koruma Kanunu adı altında hayvanların toplatılmasının ve yaşam haklarının gasp edilmesinin önünü açan düzenlemeler, bu politikanın hukukî zeminini oluşturuyor. Hayvanların korunması gerektiğini söyleyenler, bir yandan da onları yaşam alanlarından koparan, kapatılmaya ve ölüme sürükleyen uygulamaların önünü açıyor.
Hayvan Katliamı Yasası’yla günümüzde yeniden karşımıza çıkan bu anlayışın tarihsel kökleri bir asırdan daha eskiye uzanıyor. 1910 yılında İstanbul’daki sokak köpeklerinin toplatılarak Sivriada’ya, diğer adıyla Hayırsızada’ya sürülmesi ve burada açlık ve susuzluk içinde ölüme terk edilmesi, tarihe köpek katliamı olarak geçti. Kaynaklarda 80 bine varan sayılarla anılan bu sürgün, hayvanların kentlerden uzaklaştırılması ve yaşam haklarının yok sayılmasının tarihsel örneklerinden biri oldu.
Sokak hayvanlarına yönelik itlaf politikaları Hayırsızada sürgünüyle sona ermedi. Daha sonra İstanbul belediye başkanı olan Cemil Topuzlu, kendi dönemindeki uygulamaları anılarında açıkça anlatıyordu:
“İlanı meşrutiyetten sonra İstanbul’daki köpeklerin büyük bir kısmı toplatılarak Marmara’daki Hayırsızada’ya gönderilmişti. Bununla beraber Şehreminliğe tayinim sıralarında otuz bine yakın köpek buldum. Bunları yavaş yavaş imha ettirdim.”
1932 yılında, Mustafa Kemal önderliğinde, Sağlık Bakanlığı tarafından Resmî Gazete’de “Köpeklere Karşı İttihaz Edilecek Tedbirler Hakkında” başlığıyla yayımlanan kararlarda da köpeklere yönelik itlaf ve kısıtlama politikaları açıkça görülüyor:
“Sahipsiz olan bütün köpekler itlâf edilecek, şehir ve kasabalar dahilinde beslenen sahipli köpekler; hiçbir suretle başı boş olarak mahalle aralarında, çarşı ve pazarda dolaştırılmayacak, sahipli olduğu hâlde maskesiz dolaştığı görülen köpekler itlâf edilecek, köylerde bulunan sahipli köpekler gündüzleri bir mahalde bağlı olarak bulundurulacak ve ancak geceleri bekçilik işini görebilmeleri için serbest bırakılacaklardır. Köpeklerin öldürülmesinde ise zehir kullanılmış ve kullanılacak zehir masrafı, şehir ve kasabalar belediyelerinin sorumluluğuna verilmiştir.”
Bu tarihsel örnekler, hayvanların toplatılması, yaşam alanlarından sürülmesi ve itlaf edilmesinin farklı dönemlerde farklı gerekçelerle sürdürülen bir devlet politikası olduğunu gösteriyor. Bugünkü düzenlemeler de bu tarihsel pratiğin dışında değerlendirilemez.
HAYVANLARA YÖNELİK SALDIRILAR FAŞİZMİN TARİHSEL PRATİĞİDİR
Aradan geçen bir asra rağmen değişen ne? Dün Hayırsızada’ya sürülen köpekler, bugün polis eşliğinde toplama araçlarına bindirilerek yaşam alanlarından koparılıyor. Dün yok sayılan yaşam hakkı, bugün yasaların ve idarî kararların arkasına saklanılarak gasbediliyor. Hayvanların yaşamını tehdit olarak gören, onları kamusal alandan silmeye çalışan anlayış varlığını sürdürüyor. Hayırsızada’dan bugüne uzanan bu süreklilik, hayvanlara yönelik şiddetin münferit olaylardan ibaret olmadığını gösteriyor.
Oysa hayvanların yaşam koşullarını iyileştirmek için yapılması gerekenler bellidir: Kısırlaştırma, aşılama, tedavi, beslenme, sahiplendirme ve bilimsel yöntemlerle nüfus kontrolü. Ancak bu çalışmalar için gerekli kaynaklar ayrılmazken hayvanların toplatılmasına ve kapatılmasına dayalı politikalar devreye sokuluyor.
Adalet Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanan etki analizinde sokak köpekleri; insanların günlük yaşamının kısıtlanması, trafik kazaları, saldırılar ve devlet kurumlarına güvenin azalması gibi başlıklarla ilişkilendiriliyor. Böylece yıllardır çözülmeyen sorunların sorumluluğu, bu sorunların sebebi olmayan hayvanlara yükleniyor. Hayvanlar birer tehdit olarak gösterilirken onları hedef alan politikalar meşrulaştırılıyor; gerçek sorumlular ise görünmez kılınıyor.
Hayvanları birer canlı olarak değil, alınıp satılacak, kontrol edilecek veya ortadan kaldırılacak nesneler olarak gören anlayış, yaşamı kâr ve çıkar ilişkilerine tabi kılıyor. Gökteki kuşu, denizdeki balığı, sokaktaki köpeği metaya dönüştüren bu düzen, yaşamı emperyalist kapitalist sistemin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendiriyor. Savaş politikalarına 822,93 milyar TL, NATO zirvesine ise üç gün için 12 milyar TL ayrılırken konu hayvanların yaşam hakkına geldiğinde bütçe 1,5 milyon TL’ye dahi ulaşmıyor.
EGE ÜNİVERSİTESİNDE YAŞANANLAR DA BU ANLAYIŞIN SOMUT BİR ÖRNEĞİDİR
Üniversitede öğrencilerin hayvanlarla kurduğu dayanışmayı tehdit olarak gören, hayvanların bakımını üstlenen öğrencilere polis şiddetiyle karşılık veren anlayış, yalnızca hayvanların yaşam hakkını değil, yaşamı savunma iradesini ve örgütlülüğünü de hedef alıyor. Köpeklerin zorla toplatılması ve kedilerin zehirli olduğu düşünülen mamaların ardından hayatını kaybetmesi, kampüste yaşayan hayvanların karşı karşıya bırakıldığı saldırıların birbirinden bağımsız olmadığını gösteriyor.
Ege Üniversitesi öğrencilerinin bakımını üstlendiği hayvanların yaşam alanlarından koparılmasını da kampüste kedilerin hayatını kaybetmesini de kabul etmiyoruz. Hayvanlara yönelik şiddetin karşısında sessiz kalmayacak, faşizmin saldırılarına karşı yaşamı savunmaya devam edeceğiz.
Hayırsızada’dan bugüne uzanan katliam politikalarına karşı mücadeleyi büyütmek, hayvanların yaşam hakkını savunmak zorundayız. Gökteki kuşu, denizdeki balığı, kampüsteki köpeği kısacası her şeyi metaya dönüştüren bu düzene karşı örgütlenmeli ve mücadeleyi güçlendirmeliyiz.
Hayvana, İnsana, Yeryüzüne Özgürlük!


